Eski Bir Anarşist Avukatın Örgütlenme(me) Rehberi

Size kişisel deneyimlerimden yola çıkarak babası işçi, annesi ev hanımı, muhafazakar bir ortamda büyümemiş, siyasete meraklı, liseye kadar kendisini solcu olarak tanımlayıp CHP’yi solcu olarak gören, milliyetçiliği sorgulamaya başlamış ama daha yolun çok başında olan ve popüler kültürün de etkisiyle üniversiteye gittiğinde kendisini siyasetin ortasında bulacağını düşünse de kavgayla gürültünün bir yararının olmadığını düşünen bir öğrencinin örgütlenme(me) sürecini anlatacağım. Uzun bir yazı olacak. Umarım şansa kadere özellikle gençlere ufak da olsa bir yararım olur.

Üniversiteye gidene kadar İzmir Aliağa’da okuduğum için siyasi örgütlenmelerle denk gelme olasılığım oldukça azdı. Bilen bilir banliyö treni gelene kadar Aliağa’dan İzmir’e gitmek, ailesinin arabası olmayan ve oraları pek bilmeyen öğrenciler için, rahat ve bu nedenle çekici bir şey değildi. Ailem laik ve sosyal demokrat gördükleri için sürekli olarak CHP’ye oy verme şeklinde hareket etseler de ne onların partiye gittiğini gördüm ne de Aliağa’daki CHP örgütlenmesinin çevremdekilerle temas etme derdinin olduğunu. Anlayacağınız küçük yaşlarda hiçbir siyasi örgütlenmeyle bir temasım olmamıştı. O yüzden İstanbul’a gittiğimde de facebookta “Cumhuriyetçi gençlik” “Atatürkçü gençlik” diye sayfa açmaktan öteye giden bir şey yapmamıştım. Üniversiteye gidene kadar gazete namına sürekli Cumhuriyet ve -Ruşen Çakır hariç- Vatan gazetesindeki köşe yazarlarını özellikle okuyan birisi için çok da şaşırtıcı olmayan bir durum.

Bu arada belirtmem gerekir, ailede bir tek babam çalışsa da durumumuz kötü değildi. Bunda babam ve annemin tutumlu olmalarının payı da çok büyük. Ama ben ekonomik olarak şart olmasa da küçük yaştan itibaren simit satmak veya su satmak olsun, pazarda karpuzcuda olsun, çaycı veya kıraathane olsun birçok yerde çalışmıştım. Üniversitede harçlık olsun diye yazın Gemi Sökümü’nde amcamın yanında çalışırken de hangi üniversiteyi kazandığımı öğrenmiştim. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanmıştım. Yani üniversiteyle ilgili neredeyse her politik dizi/filmin çekildiği yere gidecektim. Arka planı anlattığım gibi olan bir öğrenci için bundan daha iyisi zor bulunurdu. Babamın geçirdiği iş kazaları olsun, annemin özverileri olsun, kitaplardan okuduğum veya yaşadıklarımdan az buçuk öğrendiğim şeyler olsun “bir şeyler” değiştirmek istiyordum. Bunun yolunun hukuktan geçtiğini zannediyordum.

Ben gittiğimde üniversitede zaman zaman siyasi içerikli etkinlikler oluyordu ama bundan daha çok kavga gürültü. O yüzden solcu örgütleri izlemekle yetiniyordum. Siyasetle az çok ilgilenen bir insan olarak kendi çabamla yol almaya çalışıyordum. Siyasetle ilgisi olduğunu düşündüğüm bir arkadaştan kitap tavsiyesi falan almıştım: Sol yayıncılık. İstiklal Caddesi’ndeki tarif ettiği kitapçıya gidersem sol yayınlar bulabileceğimi söylemişti. Anlayacağınız 60’larda, 70’lerde öğrencilerin elinden düşmeyen Felsefenin Temel İlkeleri vs. benim de elimden geçti.

Aileden sol bir siyasi gelenekle bağım olsaydı çok büyük ihtimalle oradan yürürdüm. Türkiye’de çoğu alanda saltanat hakim, ebeveynlerinden ne görüyorsan çoğunlukla oradan devam ediyorsun. Aslında bir kast sistemi. Siyasi örgütlenme olarak herhangi bir kasttan olmadığımız için benim kendi yolumda yürümem gerekirdi haliyle. Üniversitede vs. herhangi bir sol partiden birisine de denk gelmedim. Öyle olsa nasıl olurdu, bilemiyorum. Ezcümle kitap olsun, gazete olsun, dergi olsun yolumu oralardan bulmaya çalışıyordum. Ama artık Cumhuriyet okumaktan çok Radikal okuyordum. Üniversiteye gitmeden önce Ruşen Çakır hariç bütün Vatan gazetesini okuduğumu söylemiştim, şimdi tam tersi oluyordu. Kendisini solcu zanneden ulusalcılardan hemen hemen bulduğum solun her kesiminden insanları okumaya başlamıştım. Gerçi BirGün’dür, Evrensel’dir onlara nazaran Radikal daha çekici geliyordu. Özellikle Radikal İki. Sadece siyaset de değil, hayatın her alanından yeni şeyler öğreniyordum. Mabel Matiz, Sultan Süleyman şarkısıyla büyük bir popülerlik kazanmadan önce Radikal sayesinde şarkılarını ezberler olmuştum zaten. Gazetede İsmail Saymaz döktürüyordu, keza Pınar Öğünç. Birçok genç gazeteci de vardı. Pazar günleri sabah ilk işlerimden birisiydi Radikal İki okumak.

O zamanlar Radikal’de Dersim Katliamı ile ilgili bir yazı dizisi yayınlanmıştı. Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili neredeyse ilk ve en büyük soru işaretlerim oluşmaya başlamıştı. O zamana kadar benim için ilah gibiydi, eleştirilecek pek bir yanı olmadığını düşündüğüm için rahat rahat “Herkes eleştirilebilir” diye takılıyordum. Evet kendisi de bir insandı, eleştirilmesi gerekirdi. Önüm arkam sağım solum her yerim Atatürk’tü. O yüzden hayal kırıklığının sesi bende çok büyük yankılanmıştı. Babama dahi sorduğumu hatırlıyorum, babam da kendisine toz konduramadığı için suçu İsmet İnönü’ye atmıştı diye hatırlıyorum, her neyse. Bu süreçte milliyetçilikten iyiden iyiye uzaklaştığımı hatırlıyorum. Zaten pek bir milliyetçiliğim de yoktu. Hrant Dink katledilince bulabildiğim bütün yazılarını okumuştum. Keza Elif Şafak’ın ünlü Türklüğe hakaret suçlamasıyla yargılanmasına sebep olan Baba ve Piç kitabını okumuştum. Önyargıyla yaklaşıp bırakmamıştım yani. Sivas’ta doğduğumu öğrenen sarhoş bir Ege köylüsü vesilesiyle Alevilere uygulanan pogromları ayrıntısıyla olmasa da biliyordum. Ülkücülerle işim olmazdı zaten. Ama elde olan Atatürkçülüğü de kaybetmiştim sonuç olarak. O yüzden sol partiler enternasyonal oldukları için ilgimi daha fazla çekmeye başlamışlardı.

Derken bir şekilde Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne denk geldim. Bilmeyenler çoğunluktadır, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin Yeşiller ile birleşmeden önceki parti hali. O partinin haftasonları etkinlikleri oluyordu. Siyasi okul gibi bir şeydi sanırım onlar için. Ama her gelen insanı da örgütleme dertleri yoktu. O aralar özgürlükçü sosyalizm öğreniyorum. Ayrıntı’dır, İletişim’dir oradan elime ne geçerse geçsin okuyorum. Birikim dergisinin hiçbir sayısını kaçırmazdım bir ara. Birikim fazlaca entelektüel gelse de ilgimi oldukça cezbediyordu sonuç olarak. Siyasetle ilgilim bu düzeydeydi.

Hukukta birinci sınıfta oldukça iyi bir not ortalaması tutturmuştum. Üniversiteye başlarken kurduğum hayali gerçekleştirmek için elime bir fırsat geçti. Her ne kadar bir arkadaşın yanlış bilgilendirmesiyle az daha yapmayacak olsam da kişisel girişimimle İktisat Fakültesi’nin çatısı altında olan Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde çift anadala başvurdum ve yedek olarak seçildim. Vazgeçmedim, şansımı zorladım. Asilden süresinde kayıt yaptırılmadığını öğrenince de hemen kaydımı yaptırdım.

Hayali gerçekleştirmek bir yana bir başka motivasyonumsa gayet pragmatik. Zaten siyasetle ilgili kitapları okuyordum bol bol. Akademik olarak daha doğru yoldan daha derli toplu ilerleyebilirdim, üstüne bir de diploma cabası. Sonra kamu hukukunda bir yüksek lisans yaparım diyordum. Ondan sonra da ver elini Boğaziçi Üniversitesi’nde bir siyaset doktorası. Benden iyisi yok. Her neyse çift anadala kayıt yaptırınca ders isimlerine göre kitaplar alıp okumaya başlamıştım. Bunlardan birisi de İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan ve birçok akademisyenin imzası bulunan Modern Siyasal İdeolojiler kitabıydı. Okumayan varsa herkese tavsiye ederim. Benim gibi önce bir konunun genel resmini görüp, ayrıntıları sonra daha iyi görebileceğini düşünen bir insan için oldukça güzel bir kitap. Hemen hemen her ideoloji öyle güzel anlatılmış ki roman okuyor gibiydim. Derken köşe yazılarını da okuduğum sosyalist Foti Benlisoy’un Anarşizm’i anlattığı bölüme geldim. Benim için bir dönüm noktası.

Bu zamana kadar eleştirinin ne kadar önemli olduğunu görmüştüm. Kendimde de eleştirilecek birçok şeyin olduğunu. Atatürkçü bir aile ikliminden çıkmış, insanlara ve fikirlere tapınmanın ne kadar yanlış olduğunu anlamıştım. Gelişmenin hatta var oluşunu güzel bir şekilde sürdürebilmenin en etkili yolunun eleştiriden geçtiğini düşünüyordum artık. Anarşizm beni en çok bu yönüyle etkiledi, kim olursa olsun eleştiriden muaf değildi. Dahası otoriteyi sorgulaması, savaş ve şiddet karşıtlığı, insanın dayatmayla değil ancak kendi içinde meseleleri çözerek bir şeyleri anlayabileceğini savunmasına yönelik düşünceler, bireyi oldukça önemserken topluma verilen değer… Bunları okuduktan sonra demiştim ki “Ben anarşistmişim!” Rock müzik dinliyor, simsiyah giyiniyordum zaten. O heyecanla internet kafeye gidip araştırma yapmıştım. İstanbul’a döndüğümde iletişim kuracağım yerleri belirledim. Kaos Yayınları’ndan anarşistlerin bir röportajını okuduğumu hatırlıyorum en çok. Yanılmıyorsam röportajda çok fazla anarşistin olmadığından bahsetmişlerdi hatta. Şimdi bakındım, bulamadım. Neredeyse 15 yıl geçmiş, normal.

Akademik yıl başlayıp İstanbul’a döndüğümde de anarşizmle ilgili kitaplar almak için Kaos’a gittim, Meydan Gazetesi almak için de Taksim 26A’ya. İnternetteki bilgilerle ulaşabileceğim daha fazla yer yoktu. 26A’ya gittiğimde de çok sıcak karşılanmamıştım açıkçası. İki üniversite birden okuyan, şortla gezen, “bonus” diye tabir edilen saçıyla gelen birisini pek beğenmemiş konuştuğum arkadaş. Daha sonra öğrendim. Türkiye’deki diğer sol örgütler gibi sağlam bir üniversite çalışması yapmak bir yana aksine üniversiteye soğuk bakılıyordu o dönemde. Gazete için stant açtıklarını görüyordum sadece. Bu vesileyle hukukta okuyan bir arkadaşla da tanıştım ama okumakla ilgili pek hevesi yoktu o zamanlar. O yüzden gazete dağıtımı dışında pek bir görüşmem olmuyordu kimseyle. Gazete dağıtımı olduğu zaman da merhaba merhaba. Hatta 6 Kasım’daki YÖK karşıtı basın açıklamasına bodoslama katılmama rağmen öyle pek sıkı fıkı bir ilişkimiz de yoktu. Ben öyle çok yürüyüşlere, basın açıklamalarına katılmayı çok seven bir insan değilim (Açıkçası çok yararlı olduğunu düşünmüyorum). Katıldığım zaman da onların yanında oluyordum. Hrant Dink anması gibi. Anlayacağınız kimse yine beni herhangi bir şeye örgütlemeye çalışmıyordu. Ben bir yerde katılmak istediğim bir yürüyüş, basın açıklaması görünce kendim gidiyordum.

Derken kavgadan gürültüden uzak duruşum zaman içinde şiddetin toplum için pek yararlı olmadığı düşüncesine, oradan şiddet ve savaş karşıtlığına dönmüştü. Zaman zaman kendime pasifist olup olmadığımı soruyordum. Bu dönemlerde yani 2013’lerde Vicdani Ret Derneği’nin kurulacağını okumuştum, yanılmıyorsam, Radikal’de. Kuruluş için imzacı çağrısı vardı ama gitmedim. Vicdani ret hakkını az çok biliyordum ama bu vesileyle detaylı araştırmaya başladım. Dernekle ilk temasa geçişim de İsrailli vicdani retçi Nathan Blanc ile dayanışmak için düzenlenen basın açıklamasına katılmamdı, o yüzden bu ismi unutmuyorum. O günden bugüne Türkiye’deki vicdani retçilerle iletişim içindeyim, bir vicdani retçi olarak. 12 yıldan uzun bir süre geçti. Bu yazı bir örgütlenme(me) yazısı ama vicdani retçiliği bundan ayrı tutmalıyım. Hayatımda birçok değerli insan tanıdım, bunların azımsanmayacak derecedeki oranını vicdani retçiler oluşturuyor.

Her neyse yani bir örgütlenmem varsa o da vicdani ret hareketi içerisindeydi. 26A’ya da arkadaşlarla çay kahve içmek için veya gazete almak/düzenlenen etkinliklere katılmak için gidiyordum. O zamanlar kafenin iç kısmında çeşitli etkinlikler gerçekleştiriyorlardı. Öyle böyle Devrimci Anarşist Faaliyet’ten olsun, facebookta tanıştığım olsun birçok anarşist ya da kendisine anarşist diyen ama çoğu şeyden bihaber insan tanımaya başlamıştım. Hiç unutmam, facebooktan tanıştığım bir anarşist arkadaş görüşeceğimiz gün başka birisini çağırmıştı ve arkadaşın ilk sorusu “RAF’ı ne zaman kuruyoruz?” olmuştu. O yüzden kendisine anarşist diyen ama çoğu şeyden bihaber insan diyorum. 

Bu arada Gezi Ayaklanması yaşandı. 1 Mayıs’ın şiddetle engellenmesinden sonraki süreçte meydanda Yeşiller’den, DSİP’ten, EDP’den vs. insanların broşür dağıtıp insanları Gezi Parkı konusunda bilgilendirdiğini hatırlıyorum. Bulutsuzluk Özlemi’nin ufak bir konseri daha olmuştu diye aklımda kalmış. 31 Mayıs’ta doruk noktasına ulaşan Gezi Ayaklanması birdenbire başlamadı haliyle. Bu çalışmaların da etkisiyle insanlar bilgilenmeye başladı. O zamanlar ülkedeki otoriter yönetim de oldukça güçlenmeye başlamıştı (Şimdiki halimizi düşününce insan “Nereden Nereye” diye soruyor). AKP’li sözde önemli birisinin gençten önemli bir yakınının birçok polisi dizip teşhis ettiği görüntüler falan çıkıp gündemi bayağı bir meşgul etmesinin üzerinden çok geçmemişti diye hatırlıyorum. 1 Mayıs eylemlerinin şiddetle bastırılmaya çalışılmasının üzerinden daha 1 ay dahi geçmemişti. Birçok örneği vardı baskıların. Şimdi iktidar cenahı planlı bir girişim olarak kriminalize etmeye çalışsa da kendi uyguladıkları baskıların sonucuydu yani Gezi Ayaklanması. Birçok arkadaşımızı da öldürdüler üstüne üstlük. O zamandan bu yana AKP bu baskıları arttıra arttıra bugüne kadar gelebildi. Her neyse fazla uzattım. Ben de o zamanlar çift anadal finallerimin de yakınlaşmasıyla okuyacağım kitapları Gezi Parkı’nda “nöbet tutarken” okumaya karar vermiştim. Elimde Hobsbawm’ın kalın “Aşırılıklar Çağı” kitabı, parktayım.

Gezi Parkı’na giderken de üniversiteli çok da politik olmayan arkadaşlarım orada kimin yanına gideceğimi sormuştu, çok net hatırlıyorum. “Bizim anarşistler oradadır” demiştim. Ama göz ucuyla dahi olsa tanıdığım kimse yoktu. Arada kitaplarını da okuduğum ünlü yaşlı anarşist yazarımız gelmişti. Taksim 26A’ya gittiğimi hatırlıyorum, yolda bir arkadaş parka göz atmaya gelirken karşılaştık. “Bizimkiler gelmez ki” demişti. Niye öyle dediğini anlamamıştım. Kafede de pek bir kimse yoktu. Sonra 31 Mayıs patlayınca işler değişti.

Twitter’ın twitter olduğu zamanlar. Çadırların yakıldığını, insanların yükselen şiddete karşı yan yana durmak için biriktiğini anlayınca üniversiteli arkadaşlarla dindarı, milliyetçisi, seküleri bir arkadaş grubuyla İstiklal’e gitmiştik. Tam Türkiye fotoğrafı anlayacağınız. Gezi eylemlerini arkadaşlarla takip ettim, Gezi Ayaklanması’nı da örgütsüz geçirdim. Sınavlar bitince de tatilde Aliağa’ya dönüş. Üniversite son sınıfa gelmiştim ama başta düşündüğüm gibi örgütlülük süreci yaşamadım yani. Üniversiteli arkadaşlardan çok yakın bir grup arkadaşım vardı. Giresunlusu, Niğdelisi, Yozgatlısı, Balıkesirlisi, Adanalısı, Batmanlısı, Mersinlisi, Trabzonlusu hatta Bağdatlısı, tam bir mozaik. Vaktimi de daha çok onlarla geçirdim. İyi ki de öyle yapmışım. Kendileri hala görüştüğüm çok yakın arkadaşlarım oldu ve neredeyse hiçbirisinden hiç pişman da olmadım. Sonuç olarak üniversite bittiğinde zamanımın çoğunu geçirdiğim örgütlü bir mücadelem yoktu.

Avukatlık stajı yapmanın zamanı gelmişti. Bağımsız ve istediğime taraf olmak istediğim için savcılık ve hakimlik düşünmemiştim bile. Küçüklükten beri avukatlık yapmak istiyordum zaten. Grup Yorum’un Şarkışla’sındaki gibi devrimcilerin avukatlığını yapmak. Önümde iki seçenek vardı. Ya İstanbul’da kalacak ya da İzmir’e dönecektim. İlki çok daha ağır basıyordu ama kararsızdım.  Siyasi hareketler haliyle İstanbul’da daha aktifti ve daha fazla iş yapabilirmişim gibi geliyordu. Anarşist arkadaşlardan birisine bu durumdan bahsettiğimde şaşırmış ve diyebilirim ki endişelenmişti. Anlaşılan diğer anarşist arkadaşlarla konuşmuştu ve anarşist bir avukat arkadaşın yanında avukatlık stajımı yapmaya başladım. Zaman içerisinde masrafları çoğalınca kendi isteğimle yanından ayrıldım ve çok geçmeden Beşiktaş’ta başka bir avukatlık bürosuna geçtim. Sonuç olarak İstanbul’da kaldım ve yavaş yavaş toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılıp hukuksuz biçimde gözaltına alınan arkadaşların durumlarıyla ilgilenmeye başladım.

Kendi görüşlerine yakın insanlarla iletişim kurmak daha kolay olduğu için doğal olarak ben de kendisine anarşist diyen insanların karşı karşıya kaldığı hukuksuzluklara karşı yanlarında olmaya çalışıyordum. Bu arada genelde de DAF’lı anarşistler eylem, gazete dağıtımı veya yürüyüş yaptığından dolayı gözaltına alındığı için bu arkadaşların gözaltılarına katılıyordum. Staj zamanında da ilk kez derneklerine gitmiştim. Kendisine anarşist diyen başka arkadaşlar da tabi gözaltına alınıyordu. Elimden geldiği kadarıyla onların da sıkıntılarıyla uğraşmaya çalışıyordum ama açıkçası seyrek oluyordu. Tarihini tam hatırlamamakla birlikte pek de unutamadığım bir durum da yaşadım. İnfial denilen bir yer vardı anarşist arkadaşların ilgilendiği. Buraya sanırım komşularının ihbarı neticesinde bir polis baskını olmuştu. Aynı gün destek için gidecekken başka bir avukat arkadaşın ilgilendiği haberi gelince gitmemiştim. Ama bir gün sonra adliyeden çıkıp bir ihtiyaçları olup olmadığını öğrenmek için yanlarına gittim. Tanışma faslından sonra bana sordukları ilk soru “Merkez komite kararıyla mı geldin?” olmuştu. Açıkçası bu soruyla neden muhattap olduğuma anlam verememiştim. Kendi inisiyatifimle gidip dayanışma içinde olduğumu göstermek istediğim bir yerde DAF’ın imajından dolayı anlam veremediğim bir soruyla karşılaşmıştım. Bir daha oraya uğramadım daha sonra.

Türkiye’de örgütlü bir anarşist yapı pek yoktur. “Anarşist örgütlenir mi?” sorusunu tartışmak bir yana örgütlülük asgari bir özdisiplin isteyen bir süreç olduğu ve kendisine anarşist diyen çoğu kişide de en büyük eksikliklerden birisi özdisiplin olduğu için örgütlü bir yapı neredeyse bulunmaz. Geçmişte bir Anarşist Gençlik Federasyonu (AGF) süreci yaşanmış ve pek güzel bitmemiş. Bunları öğrenebileceğimiz pek bir kaynak da bulunmaz açıkçası. Sadece insanların kendi bakış açısından anlattıklarına denk gelirseniz ancak bir şeyler öğrenebilirsiniz.

Arada sırada beni yürüyüşlere çağıran bir arkadaş dışında kimsenin beni örgütlemeye çalıştığı yine yoktu açıkçası. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bitirdiğim için anarşist teoriyi de biliyordum. Bir kişiyi örgütleme durumunun önemli bir ayağını örgütlemek istediğin kişiye verdiğin kitaplar, dergiler, gazeteler oluşturur. Yayınlar üzerine uzun uzun konuşulur ve bu vesileyle ilgili kişinin düşünceleri uyuşuyorsa konjonktüre göre hızla işlere, eylemlere, yürüyüşlere dahil edilir. Az buçuk bildiğim için midir bilinmez, bende bu durum da yoktu. Benim için asıl dönüm noktasıysa Suruç Katliamı oldu. Suruç Katliamı’ndan sonra kendim gidip daha aktif olmak istediğimi söylemiştim bir arkadaşa. Nedenini anlamak bence basit. Daha aktif bir şeyler yapmak istiyordum. Arada Meydan Gazetesi’nde bir yazım da yayınlanmıştı bu arada. Hatta gazeteye gönderdiğim yazıyla gazetede yayınlanacak yazı arasında çok fark gördüğüm için “İsterseniz benim adımı eklemeyin yazıya.” demiştim. Gazete işlerindeki deneyimli arkadaş da gazete yazılarının kolektif olarak yazıldığını ve düzenlendiğini söyleyince çıkıntılılık yapmak istemediğim için itiraz etmemiştim.

Eğer örgütlü bir yapıya dahil olup buna rağmen örgütlenmemek istiyorsanız yapacağınız şey basitti: Deneyimli arkadaşa hak verip ya da “Söylediklerinin vardır bir hikmeti.” deyip çıkıntılık yapmadan devam etmek. Türkiye’deki sağ veya sol fark etmez bütün örgütlü yapılarda bu geçerlidir diye düşünüyorum. Özellikle aile tipi bir örgütlenme söz konusuysa bu durumun zaman içerisinde “Kol kırılır, yen içinde kalır.” çerçevesine dönüşmesi hiç zor olmaz. Herhangi bir örgütlü yapıda  aklındaki soru işaretlerini sorabileceğin ve varsa şikayetlerini iletebileceğin görece özerk bir grup yoksa hayırlı olsun. Türkiye’de genelde yapılansa seni kim örgütlüyorsa o kişiyle muhattap olmak oluyor. Seni örgütleyecek olan kişi de gerçekten örgütlenmeni istiyorsa sorularını cevaplayıp gibi görünüp aslında seni ve dolayısıyla soru’nları geçiştirecektir. Gerisi sana kalmış, türlü sebeplerinle devam etmek istiyorsan bu şekilde devam edebilirsin. Başlarda bırakmak için bir ya da iki sebebin olurken devam etmek için çok sebebin vardır. Bu nedenle genelde devam edersin.

Gördüğüm ve rahatsız olduğum bazı şeyler elbette vardı ama ben de çoğu insan gibi devam etmeyi seçtim. Hayatında ilk kez örgütlü bir yapıda yer almaya başlayan bir insan da genelde devam eder zaten. Suruç Katliamı’ndan sonra sadece gözaltıları ve davaları takip etmekle yetinmeyip günlük rutinlere de dahil olmaya başladım. Artık bir yerde eylem olunca veya grev yapan işçilere destek olmak gerekiyorsa gözaltı olmasını beklemeden hareket ediyordum. Muhtemelen arkadaşlar da çağırıyordu. Daha aktif olmam da bu şekilde oldu, arkadaşlarla daha fazla vakit geçirmeye başladım. Ama aynı zamanda avukat olduğum için gün içinde zamanımın çoğu yine ofiste geçiyordu. Akşamları varsa sohbetlere dahil oluyordum. Bira içmeyi vs. pek sevmediğim için içkili ortamlarda nadiren bulunuyordum. Benim dahlim de uzun bir süre dışa dönük konularda oldu haliyle. Bu arada yine bu içki içme meselesi hemen hemen her politik örgütte var sanırım. Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin haftasonum etkinliklerinden çıkınca arkadaşlar bira içmeye çağırırdı hep, onlara da katılmazdım. 

Güvenlik veya başka sebeplerle örgütlü bir yapıda iç meselelere dahil olmak yapıdan yapıya göre oldukça değişiklik gösterebilir. Eğer sayı olarak büyük bir örgütsel yapıda değilseniz karar alma süreçleri de deyim yerindeyse “ayak üstü” olabiliyor. Bu durum örgütlü yapılanmayı farklı bir anlayış ve işleyişe götürüyor haliyle. Olumsuz birçok yanı olmasına rağmen bunun olumlu yanları da söz konusu olabiliyor. Örneğin tepki süreniz oldukça kısa olabiliyor. Ama olumlu yanları daha çok kısa vadeli işlerde kendini gösteriyor. Olumsuz yanlarının ortaya çıktığı uzun vadede karar alma süreçlerini dar bir ekibe bağlıyor. Örneğin genel toplantıların yapılmadığı bir yapıda kararların müsait olan kişilerce alınması alışkanlığı oturur. Bu yapı, “profesyonel devrimcileri” ortaya çıkarır. Bu profesyoneller bekleneceği üzere deneyimli kişilerden oluşur ve “amatörlerin” karar alma süreçlerine dahli eğer bir işle meşgul değilse mümkün olur. Anarşist örgütlenmeler bu tehlikeye oldukça açıktır. Ben bir yazıda başka yazılara büyük bir atıf yapmayı pek sevmem ama Jo Freeman’ın “Yapısızlığın Tiranlığı” yazısı oldukça önemli bir yazı olduğu için zikretmeden duramayacağım. Bence okumadan geçmeyin. Gördüğüm manzara daha çok böyleydi. “Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir.” Belirsiz bir yapısızlık içerisinde de sonucundan bundan farklı olmasını beklemek büyük bir saflık olacaktır.

Bir süre sonra ben de karar alma süreçlerine dahil olmaya başladım. Ama bu süreçlerin öyle yakıcı konuların tartışıldığı süreçler olduğunu söyleyemeyiz. Daha çok geleceğe dönük bir program çıkarıp neler yapılabileceği konuşulurdu. Görüntüde de olsa bu toplantılarda doğrudan demokrasiye önem verilirmiş gibi davranılırdı. Herkesin söz alması, herhangi bir fikre karşıysa buna itiraz etmesi beklenirdi. Örgütü şekillendirense bu toplantılar değildi.

Bana göre asıl mevzu inisiyatif alma konusuydu. Hangi konu olursa olsun kim daha çok inisiyatif alırsa onun daha fazla söz hakkı oluyordu. İnisiyatif almanın doğal sonucu da sorumluluk almak olduğu için öyle canhıraş şekilde inisiyatif alınmıyordu. İnisiyatif alanlar aynı isimler oldukça karar alma süreçleri, bu merkezden oluşmaya başlıyordu. İnisiyatif alma meselesini geniş ele almak lazım, günlük yeme içme düzenlemesini gibi rutine işlerlik kazandıracak kararlar almaktan tutun kitaplığı düzenlemeye kadar inisiyatif alacak birçok konu gün içerisinde rahatlıkla çıkabilir. Ama konu ne olursa olsun inisiyatif alıp bir karar işleten pek kimse çıkmazdı. İnisiyatif alanlar öne çıkmak bir yana ipleri de ellerine almaya başlar.

İnisiyatif alma meselesini daha yakıcı hale getirense insanlar arasında oluşan sorunların nasıl çözüme ulaştırılacağıydı. Yani kendi içinde adaleti sağlamak. Süreç içerisinde bu adaleti sağlayanlarsa örgütsel yapının başlangıcından itibaren işleyişte inisiyatif alan ve inisiyatif alan kişilerin etrafında kümelenen insanlardan oluşmaya başlıyor. Her gelen insanla sonuçta örgüt yeni baştan kurulmuyor, var olan devam ediyor. Bal tutanın parmağını yaladığı gibi insanların arasında çıkan sorunlarda adalet dağıtan da başka alanlarda adaleti en çok kendisine dağıtıyor. Sonuçta en kritik meseleler en çok inisiyatif alanın insafına kalmış oluyor. Bakunin’in dedikleri ne zaman olursa olsun nerede olursa olsun kendisini doğruluyor: “Dünyanın en içten demokratını tahta oturtun, hemen inmezse yozlaşacaktır.” Örgütsel yapıda en çok iş yapanlar, hemen her şey hakkında konuşma hakkını kendinde buluyor. Sorumluluk almak isteyen öne çıkmadığı için böyle devam edip gidiyor.

Peki kimse rahatsız olmuyor muydu bir şeylerden? Aksini düşünmek saçmalık olur. Rahatsızlık hemen her yerde olduğu gibi ilk önce insanlar arasında dile getirilir. Ama yüksek sesle açık açık söylenmez. Aslında önemli olan rahatsızlığı örgütlemek. Ama herhangi bir sol örgütte rahatsızlığı örgütlemek kolay olmaz. Sonucu önceden bellidir çünkü: Ya hizipçilikle suçlanırsın ya da hizipçilik yapmaya hazırlanmakla. Ayrıca kuvvetli bir itiraz geliştirmenin doğal olarak sonuçları olur. Sen bunu düşmanlık olarak görmesen de ne olarak görüleceğini az çok tahmin edebilirsin. Ve çok daha önemlisi itiraz geliştirmemenin en büyük nedeni oldukça etkili kullanılan bir yöntem neden oluyordu: Manipülasyon. Ve bu manipülasyonun en önemli silahlarından birisini de yüzyıllarca söylenen bir söz oluşturuyordu: “Taşı ilk önce günahsız olanınız atsın.” Ne sebeple olursa olsun herhangi birisine eleştiri yöneltince sana başka birisinin eleştiri yöneltmesi neredeyse kaçınılmaz sonuç oluyor. Hayatın çoğu alanında böyle olduğu gibi politik olarak örgütlenmeye çalıştığın yerde maalesef değişen pek bir şey olmuyordu. 

Bahsettiğim bu manipülasyonun en önemli sonucuysa “Kol kırılır, yen içinde kalır.” mantığının kurumsallaşması oldu. Örgütlü yapıdan bir daha dönmeyi düşünemeyecek şekilde uzaklaştırılması gereken insanların varlığını koruyabilmesinin önemli aşamalarından biri, yaşananların bunları yaşayanlar arasında kalmasıydı. “Körler, sağırlar birbirini ağırlar.” durumu. Manipülasyonu etkili şekilde uygulayan kişinin bir “sosyopat” olmasıysa durumu daha vahim bir hale getirir haliyle. Bu öyle vahim bir durum ki öyle olmayacağını bildiği için sosyopatın kendisi dahi “Benim uzaklaşmam lazım.” dediğinde birkaç kişi dışında O’nu kalmaya ikna edecek birçok insan ortaya atılır. Asıl kötüsüyse ortada manipülasyonun en nadide örneklerini veren bir sosyopatın olması değil birçok sorunu engelleyebilecek kişilerin hiçbir şekilde inisiyatif almaması. İnsanların genelde yaptığı gibi daha çok güçlünün yanında yer alınırdı. Ya da pasif kalınırdı.

Örgütlü yapıya yeni insanların dahil olmasıysa dediğim gibi bu yapının yeni baştan kurulmasını sağlamazdı. Ama örgütlü yapıdan insanların ayrılmasıyla bu yapı değişebilir. Covid-19 dönemi özellikle böyle bir süreç oldu. Politik herhangi bir sebeple ayrılma cesaretini pek gösteremeyen insanlar Covid-19 sürecinde koptu. Manipülasyonun hakim olduğu örgütlü bir yapıda da örgütten kopanlar bir şey söylemeden, herhangi bir itirazını belirtmeden giderler. Dertleri kurumsal olsun, kişisel olsun fark etmez. “Sosyopat”, tahakkümünü şiddetle değil manipülasyonla kurar. Benim yaşadığım süreçte de hiç kimsenin politik olarak bir itirazda bulunup gittiğini görmedim. Sonuçta eleştirilmesi gereken oldukça ciddi bir durum ortaya çıkınca “sosyopat” daha olay anında bunu öyle incelikli şekilde manipüle etmiştir ki yaptığı işlerin hak verilerek savunulduğunu duyarsın (Yıllar sonra ortaya çıktı ki geçmiş sürece ilişkin şiddetten daha fazlasını görmek istemezsen işin içinden rahatça çıkabiliyorsun. Hatta kendini de kurtarabiliyorsun. Hiçbir itiraz, eleştiri söylemeden çıktığın örgütlü yapıdan uzaklaşıp fırsat bulduğunda konforlu alanda sosyopatın karşısına geçersin ve yıllar boyu senin sayende kurduğu manipülatif tahakkümün oluşmasındaki rolun birden görünmez oluverir). Her neyse sonuçta Covid-19 bitti ve gidenlerin ardından kalanlarla bir kişinin daha az rahatsızlık duyacağı bir yapı oluşmaya başladı. 

Ülkenin başında da giderek otoriterleşen hatta nefes almaya alan bırakmayacak şekilde totaliterleşmeye çalışan bir iktidar işlerine hız verince bir örgütte faaliyet göstermenin sebepleri insanları diri tuttu. Gözaltına alınıp diğer gün bırakılma durumu yerini yavaş yavaş 3 günlük bir gözaltıdan sonra serbest bırakılmaya, daha sonra ev baskınlarına ve en sonunda tutuklamaya sevklere dönmeye başladı. Sokakta hiçbir yürüyüşe izin verilmediğini göz önüne aldığımızda Suruç Katliamı’nın yıldönümünden sonraki anmalara düzenlenen saldırılar iyiden iyiye sertleşti. Özellikle Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyumla birlikte yaşanan gözaltılar, saldırılar, ev baskınları, tutuklamalar gündemi iyice yoğunlaştırdı. Bu dönemlerde dayanışma amacıyla gözaltı sürecini takip ettiğim insanların yanında anarşist müvekkiller de tutuklamaya sevk ediliyordu. Arkadaşların  inandıkları, düşünceleri gibi gözleri de karaydı. Hiçbir zaman polis şiddeti görüp geri çekildiklerini görmedim. Ahmed Arif diyor ya hani “Yürü üstüne üstüne karanlığın.” diye gerçekten öylelerdi. Neyse ki anarşist hiçbir müvekkilim tutuklanmadı. Daha sonra sol camiayı sarsan ifşa süreci başladı. Bu süreçle birlikte DAF kendisini feshedince haliyle örgütlü bir yapı olarak herhangi bir eyleme katılınmadığı için bir avukat olarak devam eden davalar dışında da hukuki iş yüküm haliyle azaldı.

İfşa süreci başlı başına bir konu. Dileyenler ayrıntılarına sosyal medyadan hala rahatça ulaşabilir. Benim aleyhine konuşmam mümkün değil. Hatalarıyla sevabıyla rahatlıkla “İyi ki oldu” diyebiliriz. Kimsenin de aksini düşüneceğini sanmıyorum. Sonuçlarıysa kendisi kadar karmaşık. Bu kadar kapalı bir yapıda yaşanmış olanlar açığa çıkınca neredeyse kimsenin bilmediği yeni şeylerin de ortaya çıkmasından daha doğalı yok. Yaşananlardan en çok kadınlar çekmiş durumdaydı, kişisel görüşüm ifşadan sonraki süreçte de en çok zarar gören yine kadınlar oldu. İlk günlerde yaşanan şokla sağlıklı bir süreç ilerlemedi. Yazılan şeylerden çoğunluğun haberinin olmamasının hatta çoğunluğun haberinin olma imkanının bile olmamasının yanında biz kafede kağıt işçisi arkadaşlarla tostlarımızı paylaşırken bunun aksine aç karnına zorla çalıştırma gibi bir anlatım ortaya çıkınca yazan her şeye inanmak kolay olmadı haliyle. İşin magazinsel boyutu bir kenara üstüne bir de  bahsedilen olaylarda özne olmayan insanlar kişisel saldırılarla karşılaşınca bence sağlıklı tepki beklemek pek gerçekçi değil. Ben o süreçte “Vay be ne kadar çok anarşist varmış memlekette” diye şaşırdığımı hatırlıyorum. Gerçekten öyle. Anarşist arkadaşlardan tutuklamaya sevk edilen oluyordu ve haliyle bütün aşamalar sosyal medyadan duyuruluyordu. Bıraktım buna tepki göstermeyi sonradan geçmiş olsun bile dendiğini hatırlamıyorum. Her neyse sonuç olarak mesleki faaliyetlerimin önemli bir kısmını oluşturan yapı dağıldı. Vicdani ret hareketi dışında örgütlü olacağım bir yapı kalmadı.

Kişisel olarak dönüp baktığımda politik olarak değil de günlük rutinde arkadaşlık kurduğum insanlarla arkadaşlık ilişkilerimin çok daha yakın olduğunu ve bu yakınlığın hala devam ettiğini söyleyebilirim. Çok uzun bir süre aynı tabaklardan yemekler yediğimiz, aynı evlerde uyuduğumuz insanlardan çok örneğin 4 yıllık üniversite sürecinde tanışıp kaynaştığımız insanlarla gerçekten dost olarak kalabildiğimizi düşününce içimi bir tuhaflık kaplıyor. Aksini istediğim düşünülmesin. Ama sadece makro politik düzeyde değil mikro düzeyde de kimsenin politik düzlemde söylediğine inanmamak gerektiğini düşünüyorum artık. Birbirimizden en çok duyduğumuz kelimeler paylaşma ve dayanışmaydı ama birbirimizden en çok sakındığımız şeyler de bunlar oldu.

Bu süreçte en çok anladığım şey hak edene, hak ettiğini vermenin hak ettiği gibi davranmanın ne kadar önemli olduğu. İdeolojik anlamda politik kanaatlerimizin çoğunlukla uyuşmadığı insanlarla dayanışma ilişkisini sürdürebiliyorken sırf ideolojiye ters düşmesin diye arkadaşlık kurduğumuz, hatalarını yüzüne söylemekten imtina ettiğimiz insanlar fırsatını bulunca kendisini kurtarmak adına ne olursa olsun her şeyi yapabiliyor. Anlaması, yaşamasından daha zor.

Eskiden anarşist bir dünyanın hayalini kurmak zordu. Ama diyordum ki mecburuz. Çünkü aksi bir dünyada yaşamak istemiyorum. Şimdiyse anarşist bir dünyanın hayalini kurmak zor bile değil, aklımın ucundan dahi geçmiyor. İnsanların inisiyatif almasa bile bir şeylere itiraz edebilecek asgari gücü kendinden bulabileceği şekilde bir mülkiyet sahibi olması bana daha gerçekçi geliyor.

Yıllardan beri aklımın bir köşesinde olan sosyal demokrasi fikriyle ezilenlerin yanında en azından bir biçimde mücadele edilebileceğini düşünüyorum. Ama bilin bakalım ne yok? Sosyal demokrasi ilkeleri çerçevesinde örgütlenmeye çalışan bir yapı. Sosyal demokrasi denilince akla CHP geliyor ama CHP’nin ne kadar işçiden yana, barışı savunan, milliyetçilik karşıtı enternasyonal olduğunu söyleyebiliriz? En kritik anlarda öne çıkanlar bile hala Kurtuluş Savaşı retoriği atmaktan ileri gidemiyor. O yüzden örgütlenememe sıkıntısı devam ediyor. Yıllar sonra özellikle tüzüğünden oldukça etkilenerek sosyal demokrat bir şekilde yol alabileceğimi düşünerek sol bir partiye üye oldum. Ama yaşananları faşizm demeden anlatamadığımız bugünlerde, insanların mücadelelerini küçümsemek haddime değil, maalesef yeteri kadar mücadele etmediğimizi görünce fazla kalmadım.

Şunu net olarak söyleyebilirim ki daha sonra sizi mücadeleden düşürecekse en kötü örgüt bile örgütsüzlükten iyi değil. Dayanışma öyle çok ihtiyaç duyulan bir şey ki bir şeylere direnebilmek için kulağınızı kapatmamanız yeterli olabiliyor. Özellikle Türkiye’de. Bunca yılın ardından sonuç olarak söyleyebilirim ki insanları eleştiremeyeceğiniz hiçbir yerde durmayın. Aksi bir davranışınız sadece sizi istemediğiniz birisine dönüştürür.