Bir parça aydınlık bize yeter mi? Yetmez. Ama bir yerden başlamak, mücadelemizle birlikte büyümemiz lazım.
Türkiye’de şu anda demokrasinin sadece adı var. Cumhuriyet kurulmasıyla padişahlardan kurtulduk. Ama cumhuriyeti gerektiği gibi demokratikleştiremediğimiz için reaya olmaktan halk olmaya bir türlü geçemedik. Padişahlar gitti ama iktidardan nemalananlar ve istikbalini bunda görenler maalesef farklı maskelerle hala duruyor. Hatta daha da çoğaldılar. Çoğaldıkça da iktidara sıkı sıkıyı yapıştılar. Ve geldiğimiz noktada sonunda sorduğumuz soru “Bu seçim, son seçim mi?” oldu. Şimdiye kadar demokrasi denince birçok sınavdan kaldık ama en azından bir nebze de olsa tartışabildik. Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP’nin çeyrek asırlık iktidarında eski AKP’li milletvekili bile olsanız kendilerine sert gelen bir eleştiride tutuklanmanız işten bile değil.
Demokrasinin herkesin eşit olması anlamına geldiğini düşünüyoruz. Ama bırakalım çocuklarının geleceğini kendi geleceklerinden umudu olmayan milyonlarca insan var. Hukuk önünde lafta bile olsa eşit olmadığımızı her zerremizle hissediyoruz.
Sefalette değil zenginlikte ortaklaşmamız gerekirken bunun tam tersi oluyor. Yerel veya yabancı olsun şirketlerin öyle büyük hırsları var ki insanları iliklerine, kemiklerine kadar sömürdükleri yetmiyormuş gibi doğaya savaş açmış durumdalar. Ormanlarımız cumhurbaşkanı kararlarıyla orman vasfını yitirirken şirketler yerüstü veye yeraltı fark etmez her türlü değerimizi sadece sermaye olarak görüyor. Bir yandan ifade özgürlüğüne su gibi muhtaçken bir yandan artık içecek su bulamaz hale getiriliyoruz. Üç yanı denizlerle çevrili ülkemizde su kesintileri haberleri ardı ardına geliyor.
Biz ücretli eğitime karşıyken, fırsat eşitliğini savunurken devlet okullarında öğrenciler ellerine yıkayacak sabun derdine düşebiliyor artık. Veliler sınıfları temizliyor. Bir yandan da özel okulların oldukça yüksek ücretleri gündem oluyor. Nitelikli devlet okul sayıları düşerken aşırı milliyetçiler ve tarikatlar resmi anlaşmalarla okullara alınıyor. Camilerde imamların arkasında namaz kılmayı tağutluk sayan selefi yapıların yeminlerinin okullarda okutulabildiğini görüyoruz. Çocuğunu devlet okuluna gönderen veliler ne düşünüyor?
Herkesin en azından kağıt üstünde birbiriyle eşit olduğu, her yıl binlerce işçinin ölmediği, kadınların erkekler tarafından katledilmediği, çocuğunu okula gönderirken velilerin aklının çocuklarında kalmadığı, yazın orman yanarken yangına müdahala edebilecek uçak bulabileceğimiz, su bitti diye kesintilerin olmadığı, iktidarı sert eleştirdi diye insanların tutuklanmadığı aksine teşvik edildiği, verginin yoksuldan değil zenginden alındığı bir düzen hayal edemez miyiz? İmkanını bulan gençler artık yurt dışını bir fırsat değil mecburiyet olarak görüyor artık. Bunlardan geri dönemez miyiz? Bir parça olsun aydınlık elde edemeyecek miyiz? Kimsenin milletinden, inancından veya inançsızlığından, yoksulluğundan, vicdanından, cinsel kimliğinden veya cinsel yöneliminden dolayı bir zorbalıkla karşı karşıya kaldığında haklarını koruyabileceğini düşüneceği bir hukuk imkansız mı? Erdoğan, bunca yapılanlara rağmen iktidarının selameti için demokrasiyi, hukuk ve adaleti ayağının altına almaktan ve bunu milyonlarca insanın gözleri önünde yapmaktan çekinmiyor.
Yakın diyebileceğimiz bir zamanda kamuoyunda pek ses getirmeyen ama oldukça önemli olduğunu düşündüğüm bir imza kampanyası düzenlendi. Eski Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Tahsin Yeşildere ve siyaset bilimci Prof. Dr. Nuray Mert, “Demokrasi onurumuzdur” başlıklı bir metin kaleme alarak herkesi imza kampanyasına katılmaya çağırdı. Metinde oldukça veciz bir şekilde ifade edildiği için direkt alıntılıyorum: “Hak ve özgürlüklerimize sahip çıkmadan onurlu bir yaşam süremeyiz. Demokrasiye sahip çıkmak onurumuza sahip çıkmaktır. Baskıcı rejimler, hak ve özgürlüklerimizi elimizden alarak onurumuzu zedeler. Güçleri sadece acizlere yetenler, sonuçta kendilerine karşı çıkanların tümünü aciz hale getirmeye çalışır. Baskıcı rejimler korku salarak acizlik, çaresizlik, umutsuzluk yayarak ayakta kalır. İnsanın en son, en büyük kaybı onurunu yitirmektir.”
İmza kampanyasında devamla “Özgür Özel liderliğindeki CHP, bu süreçte demokratik muhalefetin en güçlü adresi haline geldi. O nedenle mevcut iktidar yapısı şimdi de tüm devlet gücünü kullanarak CHP’de Özgür Özel yönetimini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Artık mesele bir parti, hatta demokrasi meselesi olmasının ötesinde bir insanlık onuru meselesi haline geldi. Her geçen gün baskı ve dayatma siyasetinin dozunu artırıp alanını genişleten mevcut iktidar yapısına karşı sessiz kalmak, onursuzluk olur.” açıklamasıyla ve “tüm sivil inisiyatifleri de demokrasi ve onur mücadelesini güçlü biçimde büyütmeye davet ediyoruz.” çağrısıyla bitiriliyor.
Ben de Özgür Özel’in şimdiye kadar sergilediği duruşunu, Türkiye’de sosyal demokrasiden bahsedebilmek için bir şans olarak görüyor ve CHP’ye üye oluyorum. Zaman sadece iktidarın ülkeyi sürüklediği yerden döndürmek için “zorunlu bir seçim” olma zamanı değil yukarıda bahsettiğim her şeyi biraz olsun geri çevirebilmek, bunun çaresini de sosyal demokraside aramanın zamanı. Zaman, iktidara ve uygulamalarına karşı örgütlenme zamanı.
Bunu neden ve nasıl yapacağımızı tartışmaya devam edeceğim.