• Ana Sayfa
  • /
  • İnsan Hakları
  • /
  • 4-6 Eylül 2025 Tarihleri Arasında “savaş” Başlığıyla Düzenlenen 19. Karaburun Bilim Kongresi’ndeki Konuşmam

4-6 Eylül 2025 Tarihleri Arasında “savaş” Başlığıyla Düzenlenen 19. Karaburun Bilim Kongresi’ndeki Konuşmam

19. KARABURUN BİLİM KONGRESİ / 4-6 Eylül 2025
“savaş”
B2 Oturumu: Savaşa Karşı Direniş: Sivil İtaatsizlik ve Vicdani Ret
Vicdani Ret – Hukuk İlişkisi: Sivil Ölüm
Av. Gökhan SOYSAL

Vicdani ret hakkı temel anlamıyla dini, vicdani, ahlaki, siyasi ve kişisel nedenlerle zorunlu askerlik uygulamasını reddetmektir. Tanımdan anlaşılacağı üzere vicdani ret hakkından bahsedebilmek için öncelikle askerliğin zorunlu bir görev olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Profesyonel ordu/askerlik olarak adlandırılan uygulamaların var olduğu devletlerde doğal olarak vicdani ret hakkından bahsetmek söz konusu değildir, buna gerek de bulunmamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin taraf olarak bulunduğu birçok devletlerararası örgüt tarafından vicdani ret hakkı, tanınmış insan haklarından birisidir. Türkiye’de bunlardan ilk akla geleni Avrupa Konseyi olup Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (ya da İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, AİHM) kaynağını Avrupa Konseyi’nden almıştır. Avrupa Konseyi’ne taraf devletlerin hukukları arasında bulunan farklıları bir anlamda azaltma amacıyla kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (ya da İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, AİHS) gereğince AİHM kurulmuş ve tarih içerisinde bireysel başvuru hakkının tanınması ve etkinleştirilmesiyle bugünkü halini almıştır. AİHM vicdani retçilere uygulanan yaptırımları sivil ölüm olarak nitelendirip hak ihlalleri kararları vermiş olsa da 2011 yılındaki Bayatyan v. Ermenistan kararı, vicdani ret hakkı açısından bir milat olmak özelliği taşımaktadır. Çünkü bu kararla birlikte AİHM kesin bir şekilde vicdani ret hakkını, din ve vicdan özgürlüğünün korunması çerçevesinde değerlendirmiştir. AİHM bununla da kalmamış Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkenin (Rusya o zaman üye ülkelerden birisiydi) neredeyse tamamınında ya askerliğin zorunlu olmadığını ya da vicdani ret hakkının kabul edildiğini vurgulayarak vicdani ret hakkının tanımamamın hak ihlali için yeteceği yönünde karar vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti her ne kadar Avrupa Konseyi’ne üye devletlerden birisi olsa ve gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni gerekse AİHM’in yargı yetkisini kabul etmiş olsa da ısrarla vicdani ret hakkı doğrultusunda hala bir düzenleme yapmamaktadır. Azerbaycan gibi bir ülkede dahi anayasada vicdani ret hakkı yer almaktayken maalesef Türkiye hala vicdani ret hakkını hukuki güvence altına almamıştır. Peki buna gerek var mıdır? Aslında yoktur. Çünkü her ne kadar vicdani ret hakkı anayasada geçmese de askerliği zorunlu kılan hukuki düzenleme anayasada değil kanunda yer almaktadır. Anayasa ise din ve vicdan özgürlüğünü koruma altına almaktadır. Üstelik Avrupa’dan daha sıkı bir biçimde. Peki bu neden olmaktadır? Gelin konuyu ayrıntıya boğmadan sadece bir şekilde incelemeye çalışalım.

Anayasanın “din ve vicdan hürriyeti” başlığıyla düzenlenen 24. maddesinde “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.” denilerek din ve vicdani özgürlüğü anayasal koruma altına alınmıştır. Bu öyle bir korumadır ki anayasanın “Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması” başlığıyla düzenlenen 15. maddesinde “Savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde” anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirlerin alınabileceği belirtilmiş ancak “kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.” denilerek din ve vicdan özgürlüğünün bu durumda dahi anayasal güvence altında olduğu hüküm altına alınmıştır. Yine anayasanın 25. maddesinde de böyle bir düzenleme yer almaktadır: “Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce, vicdan ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” Görüldüğü üzere anayasal düzeyde din ve vicdan özgürlüğü savaş hallerinde dahi sıkı sıkıya korunan bir özgürlüktür.

Yukarıda da belirttiğim üzere askerliği doğrudan doğruya zorunlu kılan bir madde anayasada bulunmamaktadır. Anayasanın 72. maddesinde vatan hizmeti düzenlenmektedir. Bu düzenlemeye göre vatan hizmetinin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) veya kamu kurum ve kuruluşlarında yapılacağı veya yapılmış sayılacağı kanunla düzenlenecektir. Vatan hizmetinin düzenlendiği 72. maddede askerlik zorunlu olarak düzenlenmediği gibi kadın veya erkek herhangi bir ayrım da yapılmamaktadır. Anayasanın bu maddesinde kabul edildiği üzere vatan hizmetinin TSK dışında kamu kurum ve kuruluşlarında yapılması mümkündür. Din ve vicdan özgürlüğünün sıkı sıkıya korunduğunu düşündüğümüzde anayasada bırakalım vicdani ret hakkına engel olunduğunu tam aksi bir durum söz konusudur. Ancak 7179 sayılı Askeralma Kanunu bu düzenlemeye rağmen anayasada düzenlenen vatan hizmetini kadınların değil erkeklerin yapabileceğini düzenleyerek 4. maddede şöyle söylüyor: “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan her erkek, askerlik hizmeti yapmaya mecburdur.” Ötesi yok.

Sonuç olarak elimizde anayasal düzenleme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile kurulmuş AİHM’in kararları ve kanuni bir düzenleme bulunmaktadır. Kanun görüldüğü üzere anayasaya ve uluslararası insan hakları sözleşmesine aykırı düzenleme içermektedir. Peki bu durumda ne olacaktır? Bunun yanıtını da anayasanın 90. maddesinin son fıkrasında buluyoruz: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Düzenleme oldukça açıktır. Eğer kanunla uluslarası sözleşme arasında çatışma varsa ve eğer bu sözleşme, insan haklarıyla ilgili bir sözleşmeyse uluslarası sözleşmenin uygulanması gerekir. Ama maalesef mahkemeler vicdani ret hakkı söz konusu olduğunda “üzerine vazifeyken” bu şekilde bir yorum yapmamaktadır. Benzer uygulamalardaysa durum farklıdır. Örneğin kadının soyadı konusu son günlerde oldukça gündem olduğu için konumuzla ilgili güzel bir örnek niteliği taşımaktadır.

Yargıtay iki ayrı kararda “Türk Medeni Kanunu’nda kadının evlenmekle kocasının soyadını alacağı, ancak kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabileceği” yönündeki düzenlemesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen “özel hayata saygı gösterilmesi” yönündeki düzenleme konusunda karar vermek durumunda kalmıştır. Ayrıca buna “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi” düzenlemeleri de eklenmiştir. Bu kararlarında Yargıtay mahkemelerin bu sorunu kendilerinin çözmeleri gerektiğini belirterek “usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere dair uluslararası sözleşmelerle yasaların aynı konuda farklı hükümler içermesi sebebiyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınacağı hükmü getirilmiştir.” demiştir (Yarg. 2. HD: 2014/20471 E, 2015/8704 K ve 2015/24695 E, 2016/361 K). Benzer şekilde Anayasa Mahkemesi 2013/2187 numaralı bireysel başvuruda oldukça net bir biçimde bu yönde karar vermenin bir yükümlülük olduğunu vurgulamıştır: “(…)başta yargı mercileri olmak üzere, birbiriyle çatışan temel hak ve özgürlüklere ilişkin bir uluslararası andlaşma hükmü ile bir kanun hükmünü önlerindeki olaya uygulamak durumunda olan uygulayıcıların, kanunu göz ardı ederek uluslararası andlaşmayı uygulama yükümlülükleri vardır.

Türkiye’de herhangi bir mahkemenin vicdani ret hakkı yönünde olumlu bir karar vermesi için uluslararası sözleşmeleri bile ihtiyacı olmamasına rağmen zikredilen kararların varlığına rağmen ısrarla hukuka aykırı karar vermektedir. AİHM ise Bayatyan v. Ermenistan kararından sonraki süreçte Erçep v. Türkiye (Başvuru No: 43965/04 Karar Tarihi: 22/11/2011), Demirtaş v. Türkiye (Başvuru No:5260/07 Karar Tarihi: 17/01/2012), Savda v. Türkiye (Başvuru No:42730/05 Karar Tarihi:12/06/2012), Tarhan v. Türkiye (Başvuru No:9078/06 Karar Tarihi:17/07/2012) kararlarında Türkiye’de bu konuda yasal düzenleme bulunmamasından kaynaklı olarak vicdani retçi statüsünün tanınmasını ve bu kişilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasını sağlayacak etkin ve erişilebilir bir başvuru yolunun bulunmamasını ve bunun doğurduğu sonuçları sözleşmenin ihlali olarak değerlendirmiştir. AİHM Türkiye aleyhine son olarak Kıbrıslı vicdani retçi Murat Kanatlı’nın bireysel başvurusunda 12 Mart 2024 tarihinde vicdani ret hakkı dolayısıyla din ve vicdan özgürlüğünü ihlal ettiği yönünde AİHM tarafından karar verilmiştir.

Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti usulünce imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler gereği vatandaşlarına vicdani ret hakkını tanımak zorundadır. Üstelik bu yükümlülüğü sadece adli makamlar değil bütün kamu kurumları ve kuruluşları gözetmek zorundadır. Bu konuda TBMM tarafından bir yasal düzenleme yapılmamış olması, kamusal ve yargısal makamların bu
yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz.

Türkiye’de var olan hakim militarist ve milliyetçi politikalar nedeniyle bunlara muhalif her düşünce ve tavır bastırılmaya çalışılmaktadır. Hakimler ve savcılar kendilerini bu bağlamda devletin politikalara bağlı olarak değerlendirdiği için anayasa ve kanunları yorumlarken kapatılan askeri mahkemelerde görev yapan askeri hakim ve savcıların dahi gerisine düşmüş durumdadırlar. Askeri mahkemeler kapatılmadan önce vicdani reddin bir hak olduğunu ama muhattap kişinin vicdani retçi olmadığını savunarak bu yükümlülükten kurtulmaya çalışırken sivil mahkemeler böyle bir endişe dahi taşımamakta, vicdani ret diye bir hakkın varlığını direkt olarak reddetmektedir. Bu nedenle Askerlik Kanunu zamanındaki gibi Askeralma Kanunu’nun yürürlükte olduğu bugünler vicdani
retçiler hakkında hak ihlalleri devam etmektedir.

Eskiden silah zoruyla yanınızda inzibatlarla askere götürme gibi bir uygulama söz konusuyken vicdani retçilerin mücadeleleriyle bu anlamda bir kazanım sağlanmış olup artık yoklama kaçağı ve bakayalar zorla askeri birliğe götürülmemektedir. Bunun yerine vicdani retçilere yaptırımlara uygulanarak askeri birliğe katılması sağlanmaya çalışılmaktadır. Kişi askeri birliğe katılmadığı durumda da aşağıda açıklanacak yaptırımlara maruz kalmaktadır.

Kanunen zamanı gelmesine rağmen askerlik işlemlerini yaptırmayan kişiler yoklama kaçağı olarak, erteleme gibi işlemleri yaptırmasına rağmen askeri birliğe katılmayanlar da bakaya olarak adlandırılmaktadır. Yoklama kaçağı ve bakayalar hakkında Milli Savunma Bakanlığı’nın bildirmesiyle İçişleri Bakanlığı tarafından yakalama kararı çıkarılmakta ve bu karar Genel Bilgi Taraması (GBT) uygulamasıyla takip edilmektedir. Vicdani retçilerin hatta vicdani retçi olmasa bile çeşitli sebeplerle askere gitmeyen yüzbinlerce kişinin hayatını çekilmez kılan süreç de GBT taraması neticesinde tutulan tutanaklar aracılığıyla başlamaktadır. Vicdani retçi olsun olmasın yoklama kaçağı ve bakayalar için olan bu süreci yazının genel hattı itibariyle vicdani retçi merkezli olarak değerlendirmeye devam edeceğim.

Bir vicdani retçi hakkında “15 gün içinde askerlik işlemlerini yaptıracağı” içerikli tutulan tutanak neticesinde öncelikli olarak kişiye idari para cezası kesilmektedir. İdari para cezaların tahsili için vergi müdürlüklerine yazı yazılması sonucunda kişinin banka hesaplarına blokeler konmakta veya varsa taşınır motorlu araçların üzerine haciz konulmaktadır. İdari para cezasının yaptırımı bu şekildeyken idari para cezası kesinleştikten sonraysa vicdani retçi hakkında tutulan tutanaklar, sayısı kaç olursa olsun, ceza soruşturmaları ve dolayısıyla ceza davalarına dönüşmektedir. Diyelim ki hakkınızda kesilen idari para cezası yasal süreler sonunda kesinleşti ve hakkınızda 1’er arayla 7 kez tutanak tutuldu. Bu, hakkınızda “şimdilik” 7 ayrı ceza davası açılacağı anlamına gelmektedir. Ve bu dava açılma sürecinin sonu bulunmamaktadır. Hakkınızda ne 10 tane dava açıldıktan sonra bu süreç bitecektir ne de 20 dava. Vicdani retçi belirsiz bir cezalandırma döngüsünün içine hapsedilmektedir.

Bu süreçte doğal olarak vicdani retçi olan kişi “yakalanma” endişesiyle özellikle şehir dışı olmak üzere seyahat edememekte ve hiçbir şekilde konaklayamamaktadır. Çünkü bu durumlarda hakkında tutanak tutulacak ve yeni bir ceza davası açılacaktır.

Vicdani retçinin sigortalı olarak bir işe girme olasılığı oldukça zordur. İş ilanların hemen hepsine aday eğer erkekse askerliğini yapmış olma şartı arandığı görülmektedir. Vicdani retçi sigortalı olarak bir işe giremediği gibi hasbelkader girmiş olduğu işten de askerlik şubesinden bir bildirim geldiğinde çıkartılmaktadır. Bu bildirim vicdani retçiyi çalıştıran patronu muhattap almakta ve bu kişiyi çalıştırmaya devam ederse hakkında ceza soruşturması başlatılacağı bildirilmektedir. Bu durumda da patronlar ceza alma korkusuyla kurumsalsa vicdani retçiyi işten çıkarmakta veya vicdani retçinin de “rızasıyla” sigortasız işçi çalıştırmaya başlamaktadır.

Sonu gözükmeyen bir ceza döngüsü içinde vicdani retçi sigortalı olarak bir işte de çalışamadığından dolayı bir anlamda medeni hayattan soyutlanmakta yani aslında sivil ölüme mahkum edilmiş olmaktadır. Vicdani retçiler sokağa çıkmaktan bile endişelenir bir hale getirilmekte/getirilmeye çalışılmaktadır. Vicdani retçi hayatını normal koşullarda sürdürmeye çalışırken sırf eline silah almadığı için işkence ve kötü muamele anlamına gelen yaptırımların muhatabı olmaktadır.

Vicdani retçiler üzerinde uygulanan baskılar bunlarla kalmamaktadır. Vicdani ret özünde bir sivil itaatsizlik eylemi olduğu için kamunun vicdanına seslenmekte ve insanları bir tavır almaya çağırmaktadır. Bu çağrı insanlar tarafından karşılıksız bırakılmadığı gibi devlet tarafından da “zaman zaman” karşılıksız bırakılmamaktadır. Her ne kadar artık uygulama alanı pek kalmasa da Türk Ceza Kanunu’nun 318. maddesinde varlığını koruyan “halkı askerlikten soğutma” suçu vicdani retçilerin başında Demokles’in Kılıcı gibi sallanmaya devam etmektedir. Özellikle Kürt Sorunu bağlamında konuştuğunuzda terör örgütü propagandasıyla suçlanmanız da işten bile değildir. Bunun yanında askeri kurumları bırakalım devletin militarist baskılarını eleştirdiğinizde meşhur TCK m. 301’le yani “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçlamasıyla da karşılaşabilirsiniz.

Vicdani retçiler anlatılan bu baskılarla yıllardır karşı karşıya kalmakta. Bu yolda dönenler olsa da militarist politikalara karşı çıkan insanlar, savaş karşıtları, vicdani retçiler olmaya devam etmiştir ve bundan sonra da devam edecektir. Çünkü barıştan başka çaremiz bulunmamaktadır.